GİRİŞ
Nur-u İlahi olan kelam, Ayet olsun Hadis-i Şerif olsun, ikisi de Hazreti Muhammed Mustafa’nın (SAV) mübarek ağızlarından zuhur etmiştir. Ayet ve hadis, ikisi de birbirini takviye ederler. Hadis-i Erbain’nin yarısı hadistir, yarısı ayettir. Ayet ve hadis içiçedir.
Malatya Beyi’nin oğlu Sadreddin-i Konevi, Muhyiddin-i Arabi Şeyh-ül Ekber’in üvey çocuğudur. Kitap bundan 700 sene evvel kaleme alınmıştır. Selçuki ve Osmanlı Devleti zamanında çokca yazılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında dağ taş Hadis-i Erbain olmuştur. Bu Hadis‑i Erbain toplanan 700.000 Hadis-i Şeriften seçilmiştir. Mehmet Akif Camii ül Ezher’de arapçasını görmüş ve Türkiye’ye getirmiştir. Diyanet aracılığıyla tekrar basılmıştır.
Hadis-i Erbain Hacı Ahmet Kayhan ve arkadaşları tarafından tekrar kaleme alınmıştır. Şu anda 25.000 adet basılıp dağıtılmıştır. Gönül ister ki bu 1.000.000 adet olsun. (Ki sonradan basılanlar ile sayı 1.000.000 adet olmuştur.)
Hazreti Konevi’nin bu Hadis-i Şerif ve Hadis-i Kutsi açıklamaları, biri diğerinden ayrı düşünülemez dört kat anlamı iç içe barındırmaktadır.
Okuyup, gerçekleştirmek, acıyı tatlıya çevirebilmek için takdim edilmiştir.
Hadis-i Erbain’in mümkünse abdestli okunması rica olunur.
DEDENİZ HACI AHMET KAYHAN
Nisan
1996
HADİSİ ERBAİN
ÖNSÖZ
Allah’a hamd olsun.
Ki O, zatı ile zatında ve zatı için esma ve sıfat tecellileriyle tecelli eder.
Ve O, sıfatının çokluğu ile, zatı birliğinde zahir olur.
Sonra O, nimetlerinin ve iyiliklerinin zuhur yerlerinde isim ve sıfatlarının gömleklerine bürünür de görünür.
Yine O, öyle bir zattır ki, kendi kendini gizlemiştir ve saklanmıştır.
“Nerede?” derseniz; deriz ki, Gayb hali tekliğinde… hem de şanına yakışan bir gizlilikle.
Delilini isterseniz; işte O’nun kavli:
“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmemi istedim.Halkı bilinmem için yarattım…”
En kamil, en tam bir mazhar olana Allahu Teala’dan
salat… Ki O, en faziletli ve bu fazileti umuma şamil bir tecelligahtır. Ve O, en
güzel duyan olup, keza mana kokusunu da en çok alandır. Madde
ve mana arasında, tam nailiyete eren, O olmuştur. Madde
ve mana suretine yine haiz olan O’dur.
Nusha-i kübra ile, nüsha-i suğra’yı camii bir zattır.
Yani, dünya ile ukbayı temsil
Şimdi kısaca derim ki:
Bu eser; Hadisi Erbain’dir, Kırk Hadis’tir… Hepsinden nübüvvet kokusu gelir. Mustafa buğusu tüter.
Bu Hadisi şerifler benim virdimdi. Hepsini topladım, şerhettim.. Ama bu şerhim, sofiye meşrebi üzerine oldu.Yani, Tasavvuf..
Başarı dileğimi, yüce Allah’a arz ederim…
1. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Merhametli
olanlar… bunlara Rahman olan Allah merhamet eyler.Yerde olanlara merhamet
ediniz ki, göktekiler de size merhamet edeler…”
Manası ve tasavvufi yönden tefsiri:
Ey cüz’i ruh., sır ve ruhani kuvvetler… Keder şüphesinden yana temiz olan, Rahmani damga taşıyan rahmet feyzini saçınız. Kime bilir misiniz? Kendinize.. Beşeriyet vasfınızın arzına.
Yani, bu tabii varlığınızın toprağına… Ve onları çağırınız, şer’i hükümlerin esasına uysunlar. Onlara muvafakat etsinler.
Tabii sıfat taşıyan resmiyetler de, manen muhalif davranmayıp, ta ki, feyzlerle dolu olan olan külli ve ilahi ruhumuz, Sema mertebesinden yükseklik getirip, rütbe alana kadar. Bunları neyle yapar?” derseniz, “Rabbani varidat şimşeklerinin eseri ile, Rahmani tecellilere ait nurların doğmaları ile…” deriz.
Bunlar yaptıklarınıza birer mükafattır. Yani, amellerinize. Ama yararlı amellerinize.
Nasıl ki, Hak Teala, Vehhab ismi hürmetine manalar feyzini ve rahmani hikmetlerini önce ruha verdi, ruh da sırra, sır da kalbe, kalp de nefse, nefis de diğer duygulara ve onlar da cisme…
Netice: Her kim, şefkat ve merhamet vasıflarına bürünürse, Yüce Rabbin, rahmetini kazanmış sayılır. Yavaş yavaş ondan gelen rahmet nesimi önce ruhunu sarar; sonra derece derece bütün dış yapısını kaplar. Ama dış temiz olunca… Ama şer’i hükümler onda eksiksiz tatbik edilince…Aksi halde, gelmiş olsa dahi kaçar gider.
2. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Allahu
Teala Hazretleri her yüz yılın başında bu dini ikame edecek birini baas
(diriltme) eder...”
Bu Hadisi Şerifte, üç mühim mana vardır:
Kutbiyet, Müceddid makamı, Allah, ism-i celali.
İşbu üç mananın tefsirini aşağıdaki cümleler içinde bulacaksınız:
Kutup, kutbiyet makamında tahakkuk edip oturabilmesi için, önce bir evvelki kutup ile arasında yüz senenin geçmesi lazım. Ta ki, ilahi isimlerin küllisi onda tam tecelli edilebilsin. O isimlerin hemen hepsi, Hadisi Şerifin metninde geçen Allah lafzı celalinin tesiri altındadır.
Burada bu kutbun meydana getirilmesine ‘baas’ (diriltme) deniyor. Bu da ancak Allah tarafından yapılır. Yani, yalnız bu yüce ismin tecellisi sonunda olur. Diğer isimler, bunun tevabiidir. Kaldı ki, “Allah baas eder..” (Hac Suresi Ayet-/7) mealine aldığımız ayette de, baas işini bizzat Allahu Teala yapmaktadır. Çünkü, Allah lafza-i celali, bütün isimleri camidir.
Dikkat buyurulursa, “Rahman baas eder” denmiyor. Çünkü Rahman da, Allah ismi cemalinin kapsamındadır. Anla.. Bu bapta hidayet eden, Allah’tır..
Netice: Her yüz sene başında bir müceddid gelir. Esasta değil teferruatta, önemsiz değil, önemli değişiklikler yapar. Asrın icabına göre bazı ahkam çıkarır. Muannidlere cevap verir. Açıklanması, kendi zamanına kalan bazı meseleleri açıklar. İmam-ı Rabbani gibi.
Bu vazifeyi yapan, aynı zamanda bir kutuptur.
Bu yazımıza son verirken, Seyyid Şerif Cürcani Hazretlerinin Kutb’u tarifine de kısaca bir göz atalım. Diyor ki: “Kutb’a gavs da denir. Çünkü O, hacet sahiplerine aynı zamanda bir ilticagahtır. Bu öyle bir kimsedir ki, bulunduğu zamanda Allahu Teala’nın nazargahıdır. Ve Allahu Teala zatından ona en büyük mana tılsımını ihsan buyurmuştur.
İşbu manayı iyi anlamak için, kendimizi ruhi bir safiyyete devretmemiz gerekir.
Cenab-ı Hak feyzimizi artırsın.
3. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Salacağınız bir ip, sizi mutlaka Allah’a ulaştırır…”
Bu Hadisi Şerife verilecek mana biraz uzun olacak. Şöyle ki:
Şehadet mertebesine geçen insanlık nurunun eli ile, makul nazarı olan fikri kuvvetinizin ipini saldığınız zaman, mutlaka taayünat arzının isbatında Allah’a ulaşır ve O’nun mutlak şuhudunun ipi ile karışan ve O’nun boyası ile boyanan bu ipin ilgisi, cüz’i olan süfliyat taayyünatı zımnındadır. Yani, ulaşıp tutunacağı makam orasıdır.
Buna bir misal vermek gerekirse efkar (fikirler) kuşlarını verebiliriz.. Şöyle ki: efkar kuşlarını müşahede vasfına bürünmüş olarak ulvi ve nurani alemlerin evcine uçurduğunuz zaman elbette Mutlak Hakkı müşahede edersiniz… Ama orada ve açıktan.
Sonra, bundan şu hakikati idrak etmiş olursunuz ki, süfli ve ulvi mertebelerde, müşahede edilen varlık, ulvi mertebelerde müşahede edilen varlığın aynıdır. Sonra, keşif ve müşahede nuru ile şu hakikati de idrak edersiniz: Bütün bu ulvi/süfli mertebeler, ancak akli itibarlara ve vehmi nisbetlere göredir. Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak vücuddur.
Bu taayyün hali ise iki şekilde olur:
Ulvi ve nurani
Süfli ve zulmani
Düşün: O’ndan gayri tek varlık yoktur... Abadan’dan öte bir karye (şehir) yoktur.
4. Hadis-i Şerif
Resulullah Efendimiz (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) şöyle buyurdu:
“Her kim Allah için olursa… Allah onun için olur...”
Hadisi şerifin metin tercümesi, zahir açıdan yukarıdaki mealden ibarettir. Bunun manevi bir tercümesi vardır ki, onu özet olarak aşağıya alacağız.
Şöyle ki: Bir kul, benliğinden fena bulur, anını, zamanını bir yana atar; varlığı, mevhum nefsine izafe etmekten geçerse, Hak Teala ona kayıtsız şartsız tecelli eder.
Bir başka mana daha: Her kim fiiller, sıfat ve zat yönüyle fenafillah mertebesine ererse, onun mazharında ismi azam zuhur eder —zat, sıfat ve esma, efal (fiiller) olarak.
Bu manada bir şiir:
Fenaya er; sonra fena bul, sonra fena bul.
Bekaya er; sonra beka bul, sonra beka bul…
Hülasa, fena hali mertebelerinin her biri beka makamına varmayı gerektirir.
Bir şiir daha;
Fenadan fena bul, arzun beka ise eğer,
Böylece, bu önemsiz şey, beka bulurmuş meğer…
5. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Yüceliğine yüce, mübarekliğine mübarek Allah, dünya
semasına nüzul tecellisi eyler ve buyurur:
—Yok mu tevbe
—Hani duacı?... Ki, onun
duasına icabet edeyim...
—Bağış talebinde bulunan yok mu?...
Ki, onu da bağışlayayım.”
Hadisi Şerifin tercümesi, kısaca yukarıda arz edildiği gibidir. Ama, onun bir manası var ki, hiç de buna benzemez, iç açan... gönül ferahlatan... göz aydınlatan.
Aşağıdaki cümlelerde o manayı bulacaksınız:
Bilmelisin. Yüce Allah’ın nüzulu, bir başkadır. O’nun adına: Ruhani… Nurani... ve Manevi… denir. Sonra; bu nüzul tecellisi, özellikle isimlerin hükümlerini, izlerini, yer ve sema boşluğu alanında zuhurlarını göstermekten ibarettir. Keza, cümle vadileri, alabildiğine, önden sona böylece doldurmaktır…
Unutmamalı ki, bütün bu zuhurlar, yani sema boşluğunda meydana gelen zuhurlar —ama ne olursa olsun, ister hakikat, hakikat babından tümden olsun, isterse gizli, saklı yaratılış yönü ile incelikleri ve remizleri taşısın— hemen hepsi, lafızlarla ve harflerle tahakkuk edip, bir gerçek olduğunu gösterir…
Bütün bu olanlar, aadiyeti makamından coşarak gelir. Öyle bir gizli gecede ki, ona “Ben gizli bir hazine idim…” mealine gelen, kudsi hadisi ile işaret edilir..
Evet… Yüce Allah daima tecellisini ve zuhurunu meydana getirir. Ama, vahidiyeti makamında. Ve, öyle bir alemde ki ona “Bilinmemi istedim… Halkı o sebeple yarattım.” Kudsi hadisi ile işaret edilmektedir.
Bşta anlatılan ve mevzuumuz olan Hadise Şerife tekrar dönelim. Özellikle, Allahu Teala’nın o kelamı buyurma şekli üzerinde duracak, ondaki daha başka manaları da anlatacağız.
Şüphesiz, Allahu Teala’nın kelamı, bir beşer kelamına benzemez. “O halde nasıl?” diye soracaksınız. Bu sorunuzun cevabını, aşağıda bulacaksınız.
Şöyle ki: Allahu Teala, ezeli ve ebedi bir kelamla konuşmaktadır. Ama, şekilsiz. Harfin ve sesin verdiği şekilden yana münezzeh.. Ne bir semt var; ne de bir zarf.
Şimdi yukarıdaki cümleleri biraz şerh edelim:
Allahu Teala, “Yok mu tevbe
Bu cümlede ise şu mana anlatılır: “Evet… hani o kimse ki, nefsinin tabii aykırılıklarını bırakıp şer’i uyarlığa döner. Ve onun böyle yapmasının bir sonucu olarak Ben de ilahi isimlerin nurları tecellisi yolu ile ona döneyim… Lahuti sıfatlarla ona yöneleyim…”
Şimdi ikinci cümleye geçiyoruz.
Burada Allahu Teala, şöyle buyurdu: “Hani duacı?...” Bunda aranacak mana şudur: “Nerede o talip? Ama, rahmet feyzime hak kazanan talip; bir de şefkat fazlıma hak kazanan…” Ama, bu talep ve hak kazanmak, kalp ve onun sıfatları makamında olacak...”Evet.. hani böyle bir talip ve böyle bir duacı?... ki, onun duasına icabet edeyim...”
Bunda anlatılması arzu edilen mana da şudur: “İsimlere has tecelli aydınlığı ile, onu aydınlatayım…sıfat inişlerinin şimşekleri ile ona gürleyelim, ve onun sonradan olma ve yaratılma sıfatlarını ifna edeyim…”
İş bu sıfatlar,
Hakka has hakiki sıfatların beka yüzüne
Şimdi de, üçüncü cümlenin açıklamasına geçelim. Allahu Teala, şöyle buyuruyor:
“Bağış talebinde bulunan yok mu?” Bunun manası, şöyle anlatılabilir:
Bilhassa, ruh ve sır makamında, örtülmeyi ve kapanmayı, gizlenip saklanmayı isteyen yok mu?
-Böyle bir talebi olan yok mu ki, kibriya örtümle örteyim... Azamet izarımla onu saklayayım.
-Bütün bunları, zati isimlerimden gelen tecellilerle yapayım.
-Böylece onu; izafet yolu ile gelen zamandan ve izafet yolu ile kendisinde bulunan benlikten alıp kurtarayım.
-Bütün bunlardan sonradır ki o, Hakiki varlığımdan bir varlık aleminde tahakkuk eder,
-Yine bundan sonradır ki o, örtülmüş olur,
-Yani; benimle... isimlerimle... sıfatlarımla... fiilerimle. Özellikle taayyün içliğinden ve onun üzerine geçen, takyid kaftanından.
Anlatılan örtünme hallerinin yerleri ve belli makamları vardır:
“Fiillerimle…” denirken, bu durum nefis makamı ile sıfatlarında olmaktadır.
“İsimlerimle…” denirken, kalp ve sıfatlarında hasıl olacak setr işine işaret edilir.
“Sıfatlarımla…” denirken, ruh ve onun ahkamının kapanacağına işaret edilir.
“Benimle...” denirken ise, şüphesiz zata geçilir. Bunun kapadığı yerler ise, sır ve ondan hasıl olan diğer esrardır.
Şimdi, işin sonuna geliyoruz. Bütün bu işlerden sonra olacakları, O’ndan duymaya çalışacağız…
Yüce Allah, bize şu manayı anlatmak istiyor: “... Ve sen, baki kalırsın… Ama, sensiz olarak. Ve... sen Ben olursun. Sonra… Ben sen olurum… Sen dahi Bensin.”
Hasılı, her şey O’nda ve O olur.
Yukarıdan beri anlatılan manaların tümüne şu Ayeti Kerime ile işaret edildi:
“Gerçekten ben, çok çok bağışlayanım. Ama tevbe edeni… İman edip yarar iş yapanı.” (Ta-Ha Suresi Ayet-82)
İşbu manalardan Allahu Teala’ya kavuşmayı anla. Ve bereket bul.
6. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“O mümin ki, insanlar arasına girer ve onların
eziyetlerine sabreder: bu, o müminden hayırlıdır ki, insanlar arasına giremez
ve eziyetlerine sabredemez..”
Bu Hadisi Şerifte, özel olarak İnsan-ı Kamil’e işaret edilir. Belirtilen mana özetle şudur:
“Tam ve kamil insanın, manaya talib olan müslümanlar arasına girmesi, yalnız kalıp onlara karışmamasından hayırlıdır.”
Halk arasına karışmamak, daha ziyade, meczub vasfını haiz saliklere has bir haldir. Ama, bu meczub salik de, kendisinden hiç bir şey hasıl olmayan salikten hayırlıdır. Yine, kendisinde hiç bir zuhurat olmayan meczubdan fazilet itibarı ile daha değerlidir.
7. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Şayet Hakkı tam manası ile bilseydiniz, su üzerinde
yürürdünüz, dağlar sizinle kayardı..”
Özellikle bu Hadisi Şerifte, fena bulma haline işaret edilmektedir. Anlatılmak istenen mana kısaca şudur:
“Eğer Hakkın varlığında fani olup, O’nunla beka bulsaydınız, elbette herşeye karşı bir tasarruf sahibi olurdunuz. Özellikle icad ve yok etme babında. Ama her iki ülkede, hem batıni alemde, hem de zahiri alemde.
8. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Hemen herkes, dünyadan susuz çıkar. Ancak, ‘Rahman, Rahim Allah adı ile’ diyenler hariç.”
Burada, yüce Hakk’ın ilahi ismi ile kaim olmaya işaret edilmektedir. Böyle bir hale eren, sonunda Hakk’ın bir halifesi olmuş olur. Hem de, bütün sıfatlarda. Hatta, halkiyet, rızkıyet ve kadiriyet sıfatlarında da.
Şimdi, bu Hadisi Şerifin biraz şerhini yapalım ve burada bize anlatılmak istenen mana üzerine biraz söz edelim:
Her noksan olan, kemal derecesine yönelmek zorundadır. Ta ki, O’nu bile. Şayet O’nu bilmiyorsa hakiki kemali bulamaz. Meğer ki bütün esma ve sıfatlarla tahakkuk etmiş ola. Ama, hem celal tarafındaki sıfatları ile hem de, cemal tarafındaki sıfatları ile.
9. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz Allahu Teala’dan hikaye yolu ile şöyle anlatıyor:
“Eğer ademoğlunun, iki dere dolusu altını olsa
üçüncüsünü arzular.. Ademoğlunun boşluğunu, ancak
toprak doldurur…”
Manasından anlaşıldığı gibi, bu kudsi bir Hadisi Şeriftir.
Bu Hadisi Şerifin şerhini yapmak istediğimiz zaman şöyle anlatabiliriz:
“Bir kalp için iki vadi olsa ve bu iki vadi, ruhun ve nefsin
vadileridir. Ve bunlar ledünni
ilimlerin altını ile dolsa mutlaka üçüncü bir vadinin de dolmasını ister.
Çünkü onun istidadı vardır. Özellikle ilahi feyzi
Burada bilhassa, ademoğlunun gözünü dolduran şeyin toprak olarak anlatılmasından murad, zül haline varan bir fena halini bulmaktır. Özellikle burada fani bir varlığın izzet burcundan zillet enginine düşmesine işaret vardır.
Buraya kadar anlatılan manaları şu Ayeti Kerimenin özlü manasına bağlamak icab eder: “Mirası, helal haram demeyip alabildiğinize yersiniz. Malı da, pek çok seversiniz...” (Fecr Suresi, Ayet 19-20)
10. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Allahu Teala, bir kulu severse, onu çeşitli denemelere tabi tutar.”
Yani, iptilaya uğratır. Kul, o iptilalara sabrettiği takdirde, ona üstünlük vererek sever. Şayet şükür yoluna girerse bu sefer onu zatına seçer…
Bu Hadisi Şerifle anlatılması istenen mana şudur:
Allahu Teala bir kulu severse onu fena hali denemelerine sokar. Bundan sonra, fenadan da, fena haline geçirir. Daha sonra, fena halini de kaldırır, beka makamına vardırır.
İş bu manaya şu Ayeti Kerime ile işaret edilmektedir:
“Allahu Teala, müminlerin mallarını ve canlarını satın aldı.. Ki onlara cennet vardır...” (Tevbe Suresi, Ayet-111)
11. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu;
“Şu hacmi, iki kulleyi (büyük küpü) aşınca, artık pislik taşımaz..”
Bu Hadisi Şerife şöyle bir mana varabiliriz: “Bir irfan sahibi, zata has olan şehadet makamına yerleşirse, gerek esma gerekse sıfatların müşahedesi ona perde olamaz.”
Allahu Teala, bu manayı bize şöyle anlatır:
“Onlar kötülüğü iyilikle savarlar...” (Ra’d Suresi, Ayet-22)
Yani, yapılan iyilikle, kir darlığını def ederler.
En iyi bilen ve en iyi hükmü veren Allahu Teala’dır.
12. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Allahu Teala, Ademi kendi sureti üzerine yarattı.”
Bu Hadisi Şerife verilecek mana şudur: “Allahu Teala, Adem’i, yani, insan suretini zatına bir ayna kıldı. Sıfatlarına da mazhar, fiillerine de tecelligah…Ta ki onda zuhura gele.”
Bütün bu manalara, tüm olarak şu Ayeti Kerime işaret eder:
“Vaktaki, Rabbın meleklere ‘Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım…’ dedi..” (Bakara Suresi, Ayet-31)
Azim olan Allah daima doğruyu anlatır, söyler.
13. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen şöyle anlatıyor:
“İhlas sırrımdan bir
sırdır. Onu kullarımdan sevdiğimin kalbine bir vedia olarak bıraktım...”
Bu kudsi bir Hadisi Şerife şu şekilde bir mana vermek mümkündür: “İhlas varlık sırrımdan bir sırdır. Ama, bu taayünatla kapalı olan varlığımın sırrından. Sevdiğimin kalbinde onunla tecelli ederim. Ve O’nu varlığımda fani kılarım. O kadar ki, benden başkası onu bilemez, onun haline muttali olamaz. Hatta bunu kendisi de bilemez.” Çünkü o, ihlasta o kadar ileri girmiştir ki, ihlasını da unutmuştur.
Hatta, kendisi ile ihlasa geçilen şeye nisbet edilen ihlastan yana da fena halini bulmuştur. Ve o, Mutlak Hakk’ın müşahedesine o kadar geçmiştir ki, vahdetten de kesretten de olmuştur. Çok çok ötelere varmıştır.
En iyi bilen Allahu Teala’dır.
14. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Allahu Teala şöyle buyurdu: ‘O kimse ki, kazama rıza göstermez., belama sabretmez., nimetlerime de şükretmez,
artık varsın Benden başka bir Rabb arasın...’”
Görüldüğü gibi, bu da kudsi bir Hadisi Şerif’tir.
Bunun manasını anlatmaya şu yoldan girebiliriz:
“Mutlak
Rububiyyetim, nimetlerin ve belaların bir arada bulunmasını icab ettirir. Ta
ki, zıt isimleri ve birbirine benzeyen sıfatların rağmına Zatım tam kemali ile
zuhura gelsin. Durum böyle olunca her kim zıdlara razı
olursa Zatıma nail olur, Ben de onun Rabbı olurum. Her kim
ki onlara razı olmaz, Ben onun Rabbı değilim. Sebebine
gelince; o, bir vasfa bağlı kalmakta, diğerini de atmaktadır. Bir hükme
tabi olmakta, diğerini de
Bu manayı şu Ayeti Kerime gayet açık bir şekilde anlatır:
“Evvel O’dur; Ahir O’dur; Zahir O’dur...” (Hadid Suresi, Ayet-3)
Yüce Allah’ın kelamı, daima sadakat damgasını taşır.
15. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Allahu Teala’dan naklen anlatıyor;
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Ey Ademoğlu, hasta oldum;
ziyaretime gelmedin. Ademoğlu sordu:
—Ya Rabbi sen alemlerin
Rabbisin... Seni nasıl ziyaret edeyim? Allahu Teala
buyurdu:
—Bilmiyor musun? Falan kulum hasta oldu... Ama, sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin,
—Ey Ademoğlu, senden yemekle doyurulmamı istedim, ama
sen
—Ya Rabbi, seni nasıl doyurayım? Sen
alemlerin Rabbisin. Allahu Teala anlattı:
—Falan kulum senden yemek istedi. Ama,
ona yedirmedin. Bilemedin mi? Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın. Allahu Teala devamla buyurdu:
—Ey Ademoğlu, senden su istedim, amma vermedin. Ademoğlu
sordu:
—Ya Rabbi,
—Falan kulum, senden su istedi, vermedin. Ona su
verseydin
Bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Mana
kapısını, şu şekilde aralayabiliriz:
“Ey Ademoğlu..” şeklinde yapılan hitap ruhadır. Bu ruh ise
kalptir. Bilhassa nefsani perde ile perdelenen kalb.
Bu kalbe şöyle hitab edilmektedir:
“Ben, belli bir zuhur yerine tecelli ettim. Orada zuhura geldim. Yine
belli bir taayyünde de aynı şekilde tecelli ettim; zuhur eyledim. Fakat,
bu has zuhurla perdelendim, gizlendim…Özellikle mutlak hakikatimi müşahede
edilmeden yana sakladım. Belli bir şekle girmekten ve
bir kayda sığmaktan yana kendimi kapadım. Bütün bu işler bu belli taayyünün özünde oldu. Gel gör ki sen, bu taayyünü, bilmedin. Ki O, mutlak
hakikatimin aynıdır.”
Burada, “Ya Rabbi, sen alemlerin rabbısın seni nasıl ziyaret edeyim?” cümlesi, bir başka mana taşır. Onu da burada anlatmak icab eder. Şu demektir:
“Belli bir surette seni nasıl müşahede edebilirim?. Bilhassa, keyfiyeti ve şekli olan bir şeyde… Halbuki sen, bu gözle görülen alemlerin suretine inhisar etmekten ve belli bir şekil almaktan yana münezzehsin.”
“Bilmiyor musun?…” kelimeleri ile başlayan cümleye verilecek mana ise şu şekilde olur:
“Sen, şöyle bir marifete sahib olmadın mı ki, mutlak varlığım, her taayünde, yani göze gelen her belli şeyde vardır. Sonra taayyün halini her mutlak olan mana taşır. Halbuki sen, anlatıldığı gibi, kendinde bir irfana sahib olmadın. Sonra bilmedin ki, o hasta kulun hakikati Hakikatimin aynıdır. Zira, onda zahir olan Benim.”
Bu zuhurun, belli bir mana şekli şöyle olabilir: İsmin, isim verilene nisbeti gibi ki, bu, o hasta kulun ‘Hakikatime’ nisbeti babında bir misaldir, benzetmedir.
Kaldı ki, isim, müsemmaya göre ayrı değil, aynıdır.
Yukarıdaki
açıklama nazara alınarak, “Bilmiyor musun?” şeklinde gelen cümlenin devamı
olan, “
“Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, anlayamadın ki Mutlak Varlığım, onun izafi varlığında, seyrini tamamlamaktadır. Onu zuhura getirmektedir.”
Yukarıda anlatılan manaların tümüne, şu Ayeti Kerime işaret etmektedir:
“O küfredenlerin, amelleri ise çöldeki serap gibidir ki susuz onu su zanneder.” (Nur Suresi, Ayet-39)
Mevzuumuz olan Hadisi Şerifin hepsini burada açıklayamadık. Ama kendisi ile bir kıyas yapılacak kadarını açıkladık. Kaldı ki bir kıyas usulü de vardır. Kalanı da buna göre kıyas eyle…
16. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor:
“İsmi aziz ve celil olan yüce Allah şöyle buyurdu:
—Kulum bana kavuşmayı severse, Ben de ona kavuşmayı
severim… Ama bana kavuşmayı sevmeyince Ben de ona kavuşmayı
sevmem.”
Bu kudsi bir Hadisi Şeriftir. Şimdi manasına geçelim. Bilesin ki, yolculuk iki şekilde olmaktadır:
Bu büyük alemdeki yolculuk, enfüsi olan küçük alemdeki yolculuk.
Büyük alemde yapılacak yolculuk için binek hayvanına, ya da başka bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Keza enfüsi olan küçük alemde de binek hayvanına, ya da bir başka vasıtaya ihtiyaç vardır. Ne var ki küçük alemdeki vasıta ancak zati muhabbetten ibarettir. Ama, sıfatlara ve fiillere ait muhabbeten değil. Yalnız zata muhabbet…
Bu manaya, “Kulum severse...” cümlesi işaret etmektedir. Yani, “Kul, bana kavuşmayı, hakiki müşahedemi severse…” demektir. Bu durum, yani, hakiki müşahedem, onun izafi ve mecazi varlığından sıyrılmasına bağlıdır. Bundan sonradır ki muhabbet burakına biner… Şevk kamçısını alır... Aşk vadisine geçer... Böylece, nice sırlar mesafeyi kat eder... Ve parlak bir menzile varır ki bu fena halidir. Bu fani varlığın erimesidir, bitmesidir...
İşte o kul, bu hali bulduktan sonradır ki Allahu Teala onunla karşılaşmayı sever. Zati, hakiki mevcudiyeti ile ona tecelli eder… Bu tecelli, fena haline geçtikten sonra, onun beka makamını bulmasıdır. Bu makam, onun fena haline geçmesine bir mükafat olarak yapılır.
Hadisi Şerifin, anlatılan kısmın zıddı olan ikinci kısmına gelince, onu da, şu şekilde anlatmak mümkündür:
“Kul, hayvani arzularına dalıp helake gitmesi sebebi ile, bana kavuşmayı istemezse, Ben de ona kavuşmayı istemem.” Yani, tecelli etmemekle… Bilhassa, zati bir tecelli etmemekle… Böylece o, tabii olan şehvet deryasına batar gider... hayvaniyet unsuru vadisinde helak olur…”
Bu kudsi hadis için, bir başka açıdan şöyle bir şerh yapmak icab eder. Şu mana anlatılmak istenmiştir:
“Kamil ve
kullukta tahakkuk
Sonucu, bir iki cümle ile bağlayalım. Şöyle ki:
Şayet bir kul, özünde hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Sebebine gelince, bütün bu haller, Allahu Teala’nın o kulunu sevmesi, ya da sevmemesi babında birer delildir, işarettir, alamettir.
En iyi bilen, en iyi hükmü veren Allah’dır.
17. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor;
“Allahu Teala, şöyle buyurdu:
—Ben, uğrumda, kalbleri kırık olanların yanındayım…”
Görüldüğü gibi, bu da bir kudsi Hadisi Şeriftir. Manasına gelince, şöyle demek icab eder:
“Bizzat Ben, esma ve sıfatla, zatından, sıfatından ve efalinden geçip fena haline yıkılıp gelene tecelli edenim. Böylece, onun beka makamında tahakkuk edebilmesi için bir gözetici müşahid olurum. Bir bakıma onun kefili olurum… Çünkü o, fena haline geçmiştir. Fena haline geçen ise her şeyi bir yana atar, dağınık olur; toparlanamaz. Beka makamına çıkamaz, fena denizinde boğulur… Orada helak olur. O kadar ki, istidadının zafiyeti icabı, sahile de dönemez… Meczublar sınıfına girer. Bir türlü beka makamına çıkamaz.”
Şimdi; “Uğrumda” kelimesini biraz açalım. Bu, “Ben de beka bulmak…” manasına alınmalıdır. Sebebine gelince, bizzat fena aranan bir şey değildir. Esasen, matlub olan beka makamıdır…
Ne var ki, bunda tahakkuk olamaz… ‘O’ olmadan imkansızdır.
Bir irfan sahibi, bu manaya, şu şiiri ile işaret eder:
Bir köşe vuslat köşesi olamaz heyhat;
Sadık dahi olsan… ki sende
varsa hayat.
18. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor:
“Allah-ü Teala şöyle buyurdu:
— Kıyamet günü ben, şu üç zümrenin hasmıyım:
Bir kimse ki: Kendisine
ihsan ettim, ama o zulmetti…
Bir kimse ki: Bir hürü
sattı, parasını da yedi...
Bir kimse ki: İşçi tuttu. Ondan istifade etti. Amma ücretini
ödemedi.”
Bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Manasını aşağıdaki şekilde anlatabiliriz. Şöyle buyurulmaktadır:
“Bir kimse ki, kendisine ihsan ettim ama o zulmetti.” Bu cümlenin mana derinliğinde, şu cümleler saklıdır:
“Ben ona varlık verdim… Ta ki: Varlığımın mazharı, yani: Zuhur yeri ola… Fakat o, Benim belli sebep için verdiğim varlığı, kendisine mal etti. İddiası bu yolda oldu… Tıpkı Firavun’un “Ben sizin yüce Rabbınızım…” (Naziat Suresi, Ayet-24) dediği gibi…
“Bir kimse ki, hürü sattı, parasını da yedi…” Bu da şu manayadır:
Bir kimse vardır; kalb nurunu nefsin zulmetinden kurtardı. Çeşitli taatle meşgul oldu. Yüce makamlara çıktı ve üstün mertebelere erdi. Sonra, gerisin geri döndü. Şöyle ki: Kalbin nurundan çıktı. Nefsin karanlık yuvasını geçti; onun yoluna girdi.
Bu mana, şu Ayet-i Kerime ile anlatılır:
“Onlar ki kafir oldular; dostları putlardır… Onları nurdan zulmete geçirir… Bunlar, cehennem ehlidir. Orada sonuna kadar kalacaklardır…” (Bakara Suresi, Ayet-288)
Anlatılan halin sonundadır ki o, amellerine aldandı… Şehvet afetlerinin iptilasına uğradı. Mal ve şöhret sıkıntısına çarpıldı.
Bu hal üzerinedir ki: Nefsin hür başı, hürlüğünü yitirir; boynuna yersiz istekler zinciri geçer, bağlanır. İşte bundan sonradır ki: Nefsin hürriyetini, görsünler ve işitsinler pahasına satmış olur…
Bu kudsi mana taşıyan Hadisi Şerifin bir başka yönden şerhini yapmak gerekecek. Allahu Teala adeta şöyle buyuruyor:
“Bir kimse ki, Mutlak Varlığı müşahede etmeden, varlıkta bir yer iddiasında bulunur…Nefis de, görsünler işitsinler dileği ve isteği ile kabarır… Zühre karşı bir arzu duyarak, vera haline sahib olarak taattan da, yine nefsin yersiz istekleri için bir yardım payı çıkarırsa… Ve nefse, ancak hakkettiği kadarını vermezse… Evet Ben, böyle olan bir kimsenin herşeyin ayrıldığı ceza günü geldiği vakit hasmı olurum…”
En iyi bilen Allahu Teala’dır.
19. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz,Rabbından naklen anlatıyor;
“Allah-ü Teala şöyle buyurdu:
—Herkim benim veli kuluma düşman olursa… bana harb
açmış olur.”
Bilesin ki: İlahi isimlerden herbirinin karşılık benzerleri vardır. Kahhar ve Latif isimleri gibi… İsimlerin durumu böyle olduğu gibi, o isimlere mazhar olanların durumu da budur. Mesela, evliya ile onların zıdları olan adamlar, düşmanlar…
Veliler, Cemal, Latif, lütuf ve sağlık (yemin) isimlerinin mazharlarıdır. Düşmanlar ise Celal, Kahır ve sol (şimal), isimlerin mazharlarıdır. Ayrıca, her iki kelime arasında da, zıdlık ve düşmanlık vardır.
Şimdi, “Bana, harb açmış olur” cümlesi üzerinde duralım. Bu, şu demektir:
“O, nefsini Bana karşı kaldırdı…” Halbuki o batıldır, Ben ise Hak. Şüphesiz Hak, batıldan daha güçlüdür.
Bu yolda delil olan manalar anlatır: Cemal tecellisi, daima Celale galip gelir…
Şimdi bir başka açıdan bu Hadisi Şerifin şerhini yapalım. Burada, Allahu Teala’nın şöyle buyurduğunu anlatabiliriz:
“Her kim benim veli kuluma düşmanlık ederse Bana Celal tecellisi yoluyla karşı durmuş olur. Bana gelince ona hem Celal, hem de Cemal tecellisi ile karşı çıkarım.Ve bilindiği gibi bu şekildeki bir tecelli onu ezer…”
Bu mana, şu kudsi hadisten de anlaşılır:
“Rahmetim gazabımı geçti…”
Kaldı ki bu mana, şu Ayeti Kerime’nin özüne de, uygundur:
“Onlardan intikam aldık… Denizde boğduk… Çünkü, onlar ayetlerimizi yalan saydılar…” (A’raf Suresi, Ayet-136)
Burada, ayetlerden murad: Allah’ın veli kullarıdır.
20. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz,Rabbından naklen anlatıyor:
“Allah-ü Teala şöyle buyurdu:
—Ben, kulumun zannına göreyim… O halde, Benim için
hayır zannında bulunsun… Ve Ben Beni andığı zaman, kulumun yanındayım…”
Bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir.
Bilesin ki, Yüce Hakkın her şeyde bir zuhuru vardır. Bu, has bir zuhurdur ki o zuhura mahal olan şeyin istidadına göre şekil alır. Şundan ki: Tecelli, kendisinde tecelli vaki olanın durumuna göre olmaktadır…
Zuhur da aynı şekilde, Hakkın mazharlarından bir mazhardır. Ve tecelli, mazharın durumuna göre olmaktadır. Durum böyle olunca, kendisinde bir şey zuhura gelecek olan, korkulu bir kimse ise, onda meydana gelecek şey korku suretinde gelir. Şayet kendisinde bir şey zuhura gelecek olan ümitli bir kimse ise onda muhabbet zuhur eder.
Hasılı kelam, yukarıda anlatılan kıyas yapılarak: Aşklı ise aşk zuhura gelir…
Bu anlatılan mana, Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin şu cümlesinde saklıdır:
“Suyun rengi kabının
rengidir.”
Yukarıda anlatılan cümlelerden de anlaşılacağı üzere, O, her bilginin aynıdır. Her sanılanın aynıdır. Hatta, her ilmin, her zannın, her fehmin aynıdır. Ve O, ancak itikat edenin, itikadına göre zuhur eder. Her şey onun tecelli suretleridir. Zuhuratının çeşitleridir. Zatının tecelligahıdır. Esmasının ve sıfatlarının aynalarıdır. Ve O, her itikad sahibinin ve itikad edilen şeyin de aynıdır.
Buraya kadar anlatılanlar:
“Ben kulumun zannına göreyim… O halde benim için hayır zannında bulunsun.” cümlesinin bir açıklaması idi. Diğer kısmın açıklamasını aşağıda bulacaksınız.
“Ve ben, beni andığı zaman; kulumun yanındayım…” buyuruldu. Bunun manası, şu şekilde açılabilir:
“Ben kulumla,
Bu Hadisi Şerife, bir şerh yapmak daha icab edecek…
Bu manaya göre şöyle buyrulur:
“Ben tayin edilen her şeyde belli bir varlığım. Fark ve kesret şehadetgahında (görünüşyeri), beni
müşahede (gören)
İşbu mana, şu Ayet-i Kerimenin derin manasında saklıdır:
“Söyle: Herkes kabiliyetine göre amel eder…” (İsra Suresi, Ayet 84)
[Tevhid üç derecede anlatılır:
Delil ile Allah’ın varlığına dair hüküm; ilmi yoldan
Allah’ın birliğini bilmek; irfan sahibinin kalbind, ilahi rüyetin galib
gelmesi. Öyle ki, artık onda başkasını görecek hal kalmaz.
Buradaki tenbihlerden: Birincisi, her iman sahibi
içindir. İkincisi alimlerin tevhididir. Üçüncüsü, irfan sahiplerinin tevhididir.]
21. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Tam ihlasla ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ şehadetini
yapanlar olmasaydı, Cehennemi dünya ehline musallat ederdim. Eğer bana ibadet
edenler olmasaydı, Bana asi gelenlere bir anlık dahi mühlet vermezdim.”
Bilesin ki, her kamil kişinin şehadeti, yada her kamil kişinin
ibadeti, umumi bir manada kaim olur. Yani, tek tek herkese şamil olur. Zira
herşeyde vücud birdir. Böyle bir Vahdaniyet şehadeti
ise tard ve uzaklık ateşinin dünya ehline gelmesini önler. Sebebine gelince, Vahdaniyet şehadetinin nuru, bütün bu
görünenlerde bulunan mutlak varlıkta geçerlidir. Ve
bütün taayyünatın onda nasibi vardır. Yani bu mukayyed
şehadetin nurundan. Buradaki mukayyed şehadet, mukayyed olarak taayyün
İşte her kamil zatın ibadetini yukarıda anlatılan mana çeşidinden görmek gerekir.
Bu manaya işaret olarak Resulüllah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) efendimiz şöyle buyurdu:
“Yeryüzünde ‘Allah Allah…’ diyen baki kaldıkça kıyamet kopmaz.”
Bu Hadis-i Şerifte Kutb’a ve mutlak varlığı bilen Gavs’a işaret
edilmektedir. Zira her taayün halini alan varlıkta tayyün
Şimdi bu Hadisi Şerifin esas manası üzerinde duralım. Allahu Teala Adeta şöyle buyurmaktadır:
“Mutlak varlıkla
tahakkuk
Burada, dünya ehlinden murad, emmare nefis ile, hilekar hevadır. Bir de kandırıcı, beşeri ve tabii kuvvetlere işaret edilmektedir. Bu tecelli ise kahır ve gazap cehennemi suretinde olabilir. “Böylece onları tamamen öldürürdüm, yok ederdim.”
Yukarıda anlatıldığı gibi, “bilhassa tefrik ve tafsil yönünden hakiki kulluğu bilen Kamil İnsan olmasaydı, nefis ve heva yönünden bana asi geleni bırakmazdım.”
Yukarıda anlatılan manalara şu Ayet-i Kerimeler de ayrıca işaret etmektedir:
“
“Ve eğer Allah insanları yaptıkları hatalara göre hesaba çekecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı varlık kalmazdı.” (Fatır Suresi, Ayet-45)
22. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz,Rabbından naklen anlatıyor;
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Ey Ademoğlu, seni kendim için yarattım. Eşyayı da senin için yarattım.
O halde kendim için yarattığımı senin için
yarattığımın ayarına düşürme.”
Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de kudsidir. Burada adeta şöyle buyurulmaktadır:
“Sen, bütün isim ve sıfatları, hükümleri ve eserleri kapsamına alan külli hakikatımın bir mazharısın. Baştan sona, bu alem ise senin varlığının ayrıntılarıdır. Ve hakikatına ait olan hakikatlerin mazharlarıdır. Bu büyük alemde senin misalin ruha nisbetle cesed gibidir. Sen ruhsun; bu alem de cesedindir, bedenindir. Bu alemden gaye sensin… bir de toplayıcı hakikatın.”
Cesedden maksad ise tedbir sahibi ruhtur. Durum böyle olunca, “ruhun nurlarını, kendi beşeri varlığının perdeleri ile örtme.”
Şu da bir gerçektir ki, her zuhur yerindeki tecelli, ilahi nurun tecelli sergisinden aldığı nasib kadardır. Bu bir birlik, vahdet tecellisidir ki, ruhun ve sırrın mazharında olur. Bu ruhu, kalb olarak ele almalıyız ve onu tecelli kabulünde daha kemalli görmeliyiz. Yani cisme ve bedene olan tecelliden. Çünkü bunların kapsamında zulmet de vardır.
23. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Bir kimse, beni kendi kendine anarsa.. ben de onu, o cemaatten hayırlı
bir cemaat içinde anarım…”
Bu da, kutsi bir Hadisi Şeriftir. Bir manaya göre burada şu Ayeti Kerime’ye işaret edilmektedir:
“Her insanın takdir olunan amelini boynuna astık…” (İsra Suresi, Ayet-13)
Bu Hadisi Şerifin manası üzerinde biraz duralım. Adeta şöyle buyurulmaktadır:
“Bir kimse, beni kendi kendine anarsa…” yani, vahdet cihetinden girip, bilhassa zatta, sıfatta ve fiillerde fena halini bulur ve zikrini yaparsa, “Ben de onu Mutlak bir vahdet içinde, zikrederim.”
Ama “Bir kimse, beni bir cemaat içinde zikrederse…” yani, kesret ve tefrika cihetine giderek —yani zahiri ve batıni kuvvetlerle zikrimi yaparsa— “Bende onu, isimlerimin çoğunluğu ile anarım. Kaldı ki onun beni zikri, benim onu zikretmem sayılır…”
Bu mana Hakiki Vahdet yönünden gelir…
24. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
— Ey Adem oğlu, senin için yaptığım taksime razı
olursan kalbini ve bedenini rahata kavuştururum… Sevimli bir kul olmaktan
kısmetin
Anlaşıldığı gibi, bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Özünde, şu Ayeti Kerimenin manasına işaret vardır:
“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan…” (Maide Suresi, Ayet-119)
Şimdi, bu Hadisi Şerife verilecek mana üzerinde duralım. Anlatılmak istenen mana, özet olarak şudur:
“Ademoğlu, ezellerin
ilk deminde, onun zati ve fikri haline ve istidadına uyan bir şekilde verdiğime
razı olsaydı kendisine nasib olmayanı aramak zahmetinden onu alırdım…” Çünkü tecelli, tecelli sahibine ait takdirle olur. Bunun dışına çıkılamaz. Artma veya eksilme
olmaz. Bu durumda o kader sırrını istidad kitabının, hakikat sayfasında
müşahede ve mütalaa
25. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor;:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Ben, gizli bir hazine idim; bilinmemi istedim. Halkı
yarattım, nimetlerimi onlara sevdirdim. Böylece beni bildiler…”
Bu Hadis-i Şerif de kudsidir. Burada belirtilen istek, zati bir istektir. Bu zata Ehadiyet ismi verilir ki bütün esma ve sıfatların hakikatını özünde toplar.
Bütün bunlara “Gizli hazine…” tabiri kullanıldı. Hepsi de, kemal derecesindedir, noksanı yoktur.
Bu aynı zamanda Hakkın zatına has bir kemaldir. Bu zati kemalin ise bütün esma ve sıfatların kemal derecesindeki durumları ile zuhur bulması gerektirdi. Ama halk mazharlarında, alemin tecelligahında.
Durum ki, anlatıldığı gibidir… Allahu Teala şöyle buyurdu:
“Onlara, zahir ve batın nimetlerinin kisveleri ile zuhur ettim. Ama bir sevgi şeklinde…” Zira bunlar öz olarak umuma ve havasa marifet duygusu verir. “İşte bundan sonradır ki fıtri (doğuştan gelen) istidatları ile anlatılan yoldan beni bildiler.”
Bu yüce ve üstün mananın müşahedesi babındadır ki, bir Ayeti Kerimede Resullullah Efendimize (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) şöyle buyuruldu:
“Şüphesiz bil ki: Allah’tan başka ilah yoktur…” (Muhammed Suresi, Ayet-119)
Burada Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimize bir ilim deryasının kapısı aralanıyor. Bu ona göredir. Bir de ilmi varislerine; başkalarına değil.
Gerçek şudur ki, esma ve sıfatları cami olan uluhiyet ilmi ancak yüce birliğe erene, ilk berzah makamını bulana verilir. Anlatılan makama ise tam olarak ancak Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz vasıl olmuştur.
En doğrusunu, Allahu Teala bilir…
26. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz,Rabbından naklen anlatıyor:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—
Görüldüğü gibi, bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Şöyle manalandırmak mümkündür:
“Ben hiç bir yere külli olan esma ve sıfatımın bütün cihetinden tecelli etmedim. Ancak kemal durumuna bağlı bulunan ve dolayısı ile bana izafeti olan kulum müstesna.. Tecellimi bana yaparım.”
Bu Hadisi Şerifte, bazı kelimeler geçti. Onları biraz açmak gerekecek. Sırası ile onlar, Taki, Naki, Vera kelimeleri idi.
Taki: İki yönlü isimlerden, bilhassa ibadetle ilgili yönü ile olup kalmaktır. Diğer yönü ile değil.
Naki: Çoğunluğu ile ilahi isimleri müşahede etmektir.
Yukarıda, zımnen anlatılan, iki yönlü isimlerin birbirinden ayrı bazı imtiyazları vardır. Bilhassa ibadet ile ilgili kısma verilen imtiyaz bir başkadır.
Vera: Masivayı bırakıp Zat-ı İlahi’de olmaktır. Ama O’nun gayrından fena bulmak sureti ile.
Bütün bu manalara şu Ayeti Kerime işaret etmektedir:
“Biz, emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalim ve Cahil olarak…” (Ahzab Suresi, Ayet-72)
Yukarıda geçen Ayeti Kerimenin tefsirini yapmak ve onda geçen, bazı kelimeleri açıklamak gerekecek. Adı geçen kelimeler Emanet, Zalum ve Cehul, kelimeleridir. Şöyle ki:
Emanet burada tecellinin kabulu manasındadır. Ama ilk tecelliyi, her şekil ve tümü ile… Bu emaneti almayanlar için, “Ama, onu almaktan çekindiler, ondan korktular…” buyuruldu. Bunun sebebi, onun ancak tam zuhurunu göstermekten yana bir kabiliyete sahib olmayışlarıdır. Bir de o alemin hakikatına tam olarak uyamayışlarıdır.
Sonra “Onu, insan yüklendi…” buyuruldu. Sebebine gelince, kabiliyeti kemal derecesinde olup uyuşu tamdır. Çünkü onun vasıfları arasında şunlar vardır:
Zalim: bu, insanın nefsini ifna edişini anlatır.
Cahil: herşeyden geçtiği için Hakkın zatından gayrını bilmez.
Bu manaları anla.
27. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—
Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de kutsidir. Özellikle marifete işaret edilmektedir. Biz de, o yoldan gideceğiz. Bilesin ki: İlahi marifet iki kısımdır. Biri, Marifet-i Zat; öbürü de, Marifet-i Sıfat.
Marifet-i Zat’ı: mutlak ehadiyeti cihetinden bilmek mümkün değildir. Marifet-i Sıfat’a gelince onu bilmek mümkündür.
Buna göre, marifet talebi, taleb ise bulmayı, bulmak da sevmeyi gerektirir, sevgi de ölümü. Bu ölüm, fena halidir. Ölüm ise diyeti gerektirir. Diyet ise ancak aklı başında olana ödettirilir.
Gerçekten, öldürülenin diyeti ancak öldürendir.
Özellikle bu manaya şu Ayeti Kerime işaret etmektedir:
“Bir kimse, Allah’a ve Resul’üne doğru yola çıkar da sonra ölürse, onun ecri Allah’a kalır…” (Nisa Suresi, Ayet-100) Yani, Zatı ile ona beka verir. Çünkü bu manada, katil maktulün aynıdır…Hakikat değişmez… Zira, hakikat birdir…
Kesrete gelince, o, bir takım akli, vehmi ve izafi nisbetlerden ibarettir. Keşif ehli zatlara göre bunlara itimad yoktur.
Anlatılan manaları, bir irfan sahibi şu şiiri ile dile getirmektedir:
Devamlı O’nunum, O artık benimdir;
İki zat arasında fark yok, sevgilimdir…
28. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Rabbından naklen anlatıyor;
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Kendilerine farz kıldığım ibadetlerin edasında olduğu
kadar hiç bir şeyde yaklaşanlar
yaklaşamazlar…Gerçekten bana bir kul, nafilelerle de yaklaşır… Böylece, bana yaklaşanı severim. Sevince de, kulağı olurum, eli olurum, dili olurum. Böyle ki oldum; Benimle işitir… benimle
görür… benimle konuşur… benimle tutar… benimle yürür…”
Bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Bilhassa Hakka yakınlığa işaret edilmektedir. Biz de bu yoldan manaya gireceğiz. Bilesin ki:
Allahu Teala’ya yakınlık, iki kısımda mutalaa edilir. Birincisi farzların edası sureti ile olur. Bu yaklaşmaya verilen isim budur.
Bunun, meczub olan salikin yolu ile ilgisi vardır. Buna bir başka isim daha verilir ki şöyledir: Zati fena halini içeren bir mahbubun yolu…
Böyle bir yola giren, Hakkın kulağı olur…gözü olur.
Nasıl ki namazda “Allah hamd edeni işitti” denir. İşiten kimdir?… Söyleyen kuldur ama?
Bu mana, müessirle esere geçişe bir delildir.
İkincisi nafileler ile olan yakınlıktır…
Burası, meczub salik ile ilgili bir yoldur. Sonra, sıfatlarda fena bulmayı gerektiren, sevenin yolu olaraktan da ad verilir.
Nasıl ki başta “Onun kulağı olurum…” buyurdu…Ki bu durum eserden müessire istidlal sayılır.
Burada şöyle bir soru sorabilirsin:
“Gözün ve kulağın O oluşu, yukarıda da anlatıldığı gibi, sonradan yapılma bir şey değildir…Zatidir… Kadimdir… Durum böyle iken, O’nun oluşunu mahabbete bağlamaktaki mana nedir?”
Bu sözüne, “umumiyetle evet” diyebilirim.Ama, dikkati başka bir yönde toplamak icab eder.
Dikkat edilirse bu hükmün zuhuru salikin farzları eda ve nafile ibadet yakınlığı ile tahakkuk ve tahalluk edişinden sonra oluyor. Salik, nefsin perdeleri ile perdelidir. Farz ve nafilelerin edasında tahakkuk edince, nefsin karanlığından çıkar; ruhun ve kalbin geniş ve aydınlık sahasına girer.
İşte bundan sonradır ki kul, Hakkı eşyanın aynı olarak müşahede eder. Şu da bir gerçektir ki, Hak, kulun suretinin ve dış yüzünün manasıdır. Kul ise, Hakkın manasına ve batıni cephesine bir surettir.
Ehadiyet cihetine bakınca zahir, batının aynıdır. Batın da, zahirin aynıdır. Zahir ve batın, Hakkın zatına ve şanına nisbetle bir suret gibidir. Tıpkı yarımın, üçte birin, dörtte birin, beşte birin, bir sayısına bağlanışı gibi.
Asıl Kayyum odur… Bilhassa, akıl, sayı, itibari olan şanlarda. Yani tecelli ve zuhurlarda.
Bu manayı anla. Mutlak Hakkı bul.
29. Hadis-i Şerif
Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz,Rabbından naklen anlatıyor:
“Allahu Teala şöyle buyurdu:
—Bir kimse, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir
arşın yaklaşırım…
Bir kimse Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç
yaklaşırım…
Bir kimse Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak
giderim…”
Bilmek gerekir ki, karış, arşın, kulaç, gelmek, koşup yürümek; bütün bunlar, yapma şeylerdir, hakiki değildir. Böyle buyurmakla Allahu Teala kula kat kat sevap vereceğini, ona ameli miktarınca, iyilikte, ihsanda bulunacağını anlatıyor. Kaldı ki burada yakınlık manevidir; maddi değil. Bir yere de bağlı değildir.
Burada, Hakkın yakınlığı kulun yakınlığından önce gelir. Halbuki zatına yakınlık, muvaffakiyet işi, Allah’tan Allah’adır. Bu bir önceliktir ama, buradaki önceliği bir başka yoldan almak icab eder. Bilhassa amele mükafat verme yönünden.
Hatırda tutulmalı ki amel mükafattan önce gelir.
Bilesin ki Hakka yakınlığın beş mertebesi vardır. Şöyle ki:
Nefsin yakınlığı,